20 Ağustos 2017 Pazar

BAKIN NE ANLATCAM




Ordan burdan, suya sabuna dokunmadan, hafta sonu çerezi niyetine :)

Geçenlerde yürüyüş yapmak için çıktığımızda kaldırımda bir köpek gördük. Biz caddeden karşıya geçmek için arabaların azalmasını beklerken, köpek yanı başımıza gelip bizimle beklemeye başladı. Yolun yarısını geçtik, köpek de bizimle birlikte geçti. Orta refüjde bu kez de karşı yönden gelen arabaları beklemeye başladık. Köpek de bizimle birlikte bekledi. Biz yolu geçerken yine bizimle birlikte o da geçti. Biz hayretle birbirimize bakıp gülerken, kaldırımda bizden ters yöne doğru yürümeye başlayan köpek durdu, arkasını döndü, bize baktı bir süre, sonra yürüdü gitti. Sanki " Çok teşekkür ederim, sizin yardımınızla güvenle caddeyi geçtim." der gibi.

Ha bir de; şu TV lerde gösterilen trafik lambasını bekleyen köpek haberi vardı ya, işte biz öyle bir olaya da şahit olmuştuk. Sahiden de köpek yeşil ışığın yanmasını beklemiş ve yanınca da sakin sakin karşıya geçmişti.

Parmaklarım uyuştu valla onu yazma, bunu yazma... Siyaset 'cıs!' konu, yazma yanarsın. Yanmak deyince aklına yanan ormanlar gelir... Yazma... yapmaa... Kov o düşünceleri aklının kuytu köşelerine. Deli misin..? Banka, borsa ı ıh! işin olmaz, ne anlarsın? Ekonomi şahlanmış gidiyor, maşallah. Neyini yazacaksın..? Turizm mi o da ne..? Turistin vızır vızır kaynadığı zamanlarda yüzümüze bakmıyordu turizmciler. Şimdi krallar gibi ağırlanıyoruz otellerde, sahillerde. Ohh! Ne rahat hayat, daha ne olsun? Eğitim... Sana ne..? Çocuklarını öven yolda kalır derler, o konuda da yazma, yanılırsın. Kocanı övsen zaten olmaz, ayıp bi şii... olsa olsa yerden yere vurmalısın o da sana olmaz. Evini, eşyanı, takılarını, giydiğini, yediğini, içtiğini mi anlatacaksın? Görgüsüz derler adama. Dedikodu... bak işte o pek keyifli bir konu ama o da olmaz bu kadar ortalık yerde. Konunu komşunu, arkadaşını anlatamazsın. Ya okurlarsa..? O da yazılmaz.

En sağlıklısı(!) hayvanları anlatmak. Yersen de, sevsen de, yerden yere vursan da, ne sesleri çıkar, ne sesini keserler zavallıcıklar.

Ve hayvanları hafife alıp küçümsemeyiniz lütfen. Öyle zaman olur ki, şaşar kalır en akıllı benim diyen insan.


n y tartaç




18 Ağustos 2017 Cuma

RÜYA BU YA...




Hep aynı şekilde görüyorum rüyalarımda Babamı. Çok benzer rüyalarda. Son zamanlarda daha da sık. Yıllar önce (1988 yılında ) çok genç sayılacak bir yaşta kalp krizi sonucu kaybettik Babamı.

Rüyalarımın hepsinde de aslında ölmemiş Babam. Biz öldüğünü sanıyor muşuz oysa O çok uzaklara gitmiş bize hiç haber vermeden. Ve bunu öğrendiğimizde öyle büyük bir özlemle geleceği zamanı bekliyor muşuz ki...  Şimdiye kadarki rüyalarımda gelmiyordu ve uyandığımda hala hayal kırıklığı hissederdim. 

Bu gece yine benzer rüyalardan birini gördüm. "Bu kez öldü sandığımız Babamız çıkıp gelmiş. Aradan on dört yıl geçmiş ve biz yaşadığını bilmiyor muşuz. Uzak diyarlarda bir yerde evlenmiş ve bir oğlu varmış. Bunu duyunca çok kızıyorum, kalbim acıyor sanki gerçekmiş gibi. Ama özlem öyle ağır basıyor ki... Gözlerimi Babamdan alamıyorum. Bembeyaz bir gömlek giymiş. Babam ne kadar da yakışıklı diye düşünüyorum. Sonra ağlamaya başlıyorum. Annem ağlama geldi işte Baban, yaşıyor bak diyor. Tutamıyorum kendimi hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Babam da dayanamıyor ve o da ağlamaya başlıyor. Sımsıkı sarılıyoruz birbirimize ağlayarak."

Dediğim gibi Babamı ne zaman rüyamda görsem, yaşadığının haberini alıyormuşuz. Ve hepsinde de özlem içinde gelmesini beklememize rağmen gelmiyormuş. Bu kez bu benzer rüyamda Babam gelmişti.

Rüya yorumlayabiliyor musunuz acep ? :) Neden hep böyle rüyalarda görüyorum Babamı ben  :)



17 Ağustos 2017 Perşembe

KEDİLERİN EN AKILLISI



Bir süre önce bu yazıyı paylaşmıştım. 


"Ailemizin yeni sürpriz üyesi Miya. Ayağı öyle kötü yaralanmış ki, Mert dayanamamış eve almış. Tedavi sürecinde acı içinde kıvranmış Miya'cık. (İsmi de Miya olmuş:) ) Veteriner bayıltmak zorunda kalmış iğne ve pansuman sırasında. Başındaki hunisi, bacağındaki sargısı ve ağrısı nedeniyle uyuyamayan kedinin başında sabahlamışlar günlerce Mert ve arkadaşı. Biz tatilden döndüğümüzde hunisi hala başında olduğu için sağa sola çarpa çarpa yürümeye çalışan Miya şimdi artık gayet sağlıklı,hatta evde saltanatını ilan etmiş durumda. 😄


Beni tanıyan arkadaşlarımın hayretler içinde kaldıklarını görür gibiyim. Bilirler çünkü hayvanlardan abartılı derecede korktuğumu. Ama hiç yaklaşamasam da bütün hayvanları çok severim. Gördüğümde korkudan kaskatı kesildiğim örümceği bile severim aslında. Çünkü yaşama ve doğaya katkılarından dolayı tüm canlılara saygı duymak gerektiği inancındayım.
Yani kedimiz geldiğinden beri sevgim ve vicdanım korkumu bastırmış gibi görünüyor. 😄"


***

İşte face'de anlattığım bu kedicik bir süre bizde kaldıktan sonra dışarı özlemiyle yandı tutuştu. Zavallıcık balkon demirlerinin arasından başını çıkarıp dalgın gözlerle uzun uzun bahçedeki diğer kedileri, kuşları izlemeye, dış kapının önünde durup acı acı miyavlamaya başlayınca sokağı özlemiş olmalı, dışarı çıkmak istiyor, eziyet etmeyelim zavallıya salıverelim diye düşünüp kapıyı açtık. Ok gibi fırlayıp kaybolmuştu kedicik.
Bir iki gün hiç görünmedi ortalıkta. Aslında yaralanmadan ve bizde kalmaya başlamadan önce de ara sıra görürdük apartmanın önünde boylu boyunca uzanmış uyurken, keyifle yalanırken. O yüzden endişelendik başına bir şey gelmiş olmalı diye. 

Bir süre sonra tekrar çıktı ortaya. Bizi gördükçe peşimize takılıyor, asansörün kapısı açılır açılmaz bizden önce içeri dalıp bizim kata gelince asansörden bizden önce inip, diğer dairelere değil doğruca bizim kapımıza geliyordu. Oturan kedi biblolarındaki gibi oturup, burnunu kapıya dayıyor, gözlerini kapı tokmağına dikip açmamızı zor bekliyor, bizden önce içeri dalıyordu. Doğruca balkona çıkıyor, masum kedi pozisyonunda gözlerini bize dikiyordu tekrar.

" E hani benim örtüm nerede, niye kaldırdınız?" der gibi.
Her geldiğinde altına serdiğimiz örtüyü serer sermez de üstüne upuzun uzanıp derin, serin ve huzurlu bir uykunun kollarına bırakıyordu kendini. Saatlerce saatlerce saatlerce uyuyordu.

Ertesi gün ev halkı ne zaman uyanmış ve evde koşuşturma başlamışsa ancak o zaman "Maaaww! " diye balkondan antreye geliyor, yine en masum pozunu takınarak burnunu kapıya dayıyor, " Yeter artık bu kadar misafirlik, hadi bana eyvallah..." demek istiyor, (herhalde) biz de kapıyı açıp çıkmasına izin veriyorduk. Çıktıktan sonra hemen gitmiyor, önce paspasın üstüne uzanıyordu.
"Gidecek misin, girecek misin kızım, karar ver ama işim var. " diyordum. Gelip tekrar bacaklarıma dolandıktan sonra arkasını dönüp gidiyordu; "Ay şekerim... gidiyorum ama bu sizin ikramınızdan hoşnut olmadığım anlamına gelmiyor. Yine geleceğim." der gibi Catwalk yürüyüşüyle, sakin, edalı, kendine güvenli adımlarla. Bizi kullanıyor muydu ne? :)
 İlk günlerde tekrar içeri almayacağım diye inat etsem de dışarıdan mikrop taşıyacak korkusuyla, oğullarımın ısrarı ve kedinin de balkondan başka yerde gezmeyecek kadar düşünceli bi konuk olması inadımı kırdı. Hem Mert aşılarını yaptırmıştı nasıl olsa.
 "Olsun! zavallıcık bizi seviyoo bee. Noolcek! Ben de kediye/hayvana alışmaya çalışıyorum böylelikle. " 

Neyse efenim, geçen gün apartmanın önünde alt kat komşumuzu bizim(!) kedimizin önüne kuru mama ve su koyarken gördüm. "Bu bizim kedi sayılır bazen bize gelir uyur, ertesi gün çıkar gider." dedi komşum. "Ne! Bize de aynısını yapıyor." dedim. Gülüştük, vay uyanık vay diye. Dün de onuncu kattaki genç kızı yine apartman önünde onu severken gördüm. " Kızıımm! aşkıımm! Kaç gündür gelmiyorsun, nerelerdesin? " demez mi? Yok artık, bu kadarına da pes derken giriş kattaki delikanlı geldi yanımıza, "bize de gelir bazı günler, yer içer, uyur ertesi gün gider dedi.

 Anlayacağınız bizi çok sevdi diye sevindirik olduğumuz kedimiz Miya'cık meğer apartmandaki her kedi seven dairenin gözde konuğuymuş. Şu anda da balkonda mışıl mışıl uyuyor. Bakalım yarın hangi komşuyu seçecek sabahlamak için.

nurten y tartaç




4 Ağustos 2017 Cuma

NAKLİYE KAMYONUNUN ÜSTÜNDEKİ İŞÇİ



Cehennem sıcağı dedikleri sıcaklıkta hava. Güneş sanki tüm öfkesini bir anda kusmak ister gibi dimdik yolluyor ışınlarını o saatte.

Nakliye kamyonunun üstünde bir işçi O.

Göz çukurlarında biriken terler, kavruk suratındaki çatlaklardan yol bulmuş akıyor. Bir elinin tersiyle alnını, yüzünü silerken, öteki elinin işaret parmağını sallıyor karşısındakine; sanki yaşadıklarının ya da yaşayamadıklarının suçlusu kendisiyle aynı şartlarda bir hayatı yaşayan o arkadaşıymış gibi. " Öte dünyada bu zenginlerin yakasına sarılıp..." okkalı bir küfür savuruyor sonra.

Ah be işçi kardeşim ah! Ya o zenginler yine locada, sen yine açık tribünde yer bulabilirsen ne olacak, hiç düşündün mü..?


nurten y tartaç

14 Temmuz 2017 Cuma

SAKSAĞAN SAVAŞLARI




Saksağanlar bizim siteyi mesken tuttu tutalı onlar hakkında kültürüm epeyce arttı. 

Siyah - beyaz alacalı, irice, uzun zarif kuyruklu ve karga ailesine mensup kuşlardır saksağanlar. 

 Ele avuca sığmaz, yaramaz, sürekli telaşlı halleriyle kuşlar aleminin hiperaktif çocukları olduklarını düşündürürler bana hep.

Kavgacı, öfkeli, saldırgan ve hatta hırsızdırlar aynı zamanda. 

Arkadaşım anlatmıştı; apartmanlarının beşinci katında masaya serilmiş cevizleri bir bir ikinci kat komşunun balkonundaki sedirin altındaki kutunun içine taşımış bir saksağan. Komşu bir sohbet esnasında anlatmış, sedirinin altındaki kutunun cevizle dolduğunu ve takip edince bunların bir saksağan tarafından taşındığına şahit olduğunu. Beşinci kattaki komşu da böylece öğrenebilmiş cevizlerinin nereye gittiğini.

Saksağanlar sokak kavgaları yaparlar bizim sitede sık sık. Hani şu eski filmlerde görmüşsünüzdür; iki çocuğun masum sataşmasıyla başlayan kavga annelerin eteklerini toplayarak, terlikleriyle sokağa fırlamalarıyla büyür ve saç saça, baş başa ciddi bir kavgaya dönüşür ya işte öyle. Bizim saksağanlar arasındaki kavga da önce iki saksağanın ağız dalaşıyla(!) ve ufak sataşmalarla başlar, bir de bakarız üç dört tane olmuş bağır çağır bir kavgaya tutuşmuşlar. Amaan ne kalabalık ağızları var bir bilseniz... Artık neler sayıyorlar, ne küfürler ediyorlarsa birbirlerine... 
Ya böyle birbirleriyle ya da bir ağaç dalında mahsur bıraktıkları bir kediyle didişir dururlar. Önce bir saksağan kediye musallat olur, sağında solunda kah uçarak, kah konarak, kuyruğunu çekiştirerek. Sonra hoop bir ağaç dalına sıçrar. Zavallı kedicik sinirlenmiştir ya bir kere, saksağanın peşinden tırmanır ağaca. O tırmandıkça saksağan uçup bir üst dala konar. Arada sırada iyice yanaşıp kediyi cart sesiyle taciz eder. Bunu gören diğer saksağanlar da oyuna dahil olurlar tabii. Sonunda kedicik inemeyeceği bir dala tırmandığı için bütün gün ağaçtan inebilmek için yollar arar durur. 

İşte iki gecedir siteyi cırlak sesleriyle ağaya kaldırıyorlar. Dün gece uykumdan ettiler beni. Şu anda yine ya bir şey yakaladılar onu paylaşamıyorlar ya da birbirleriyle kavga ediyorlar. Karanlıkta dertleri nedir anlayamadım ama bu gece de uyutmayacaklar anlaşılan beni.

n y tartaç



6 Haziran 2017 Salı

MEVSİMLİK İŞÇİLER VE BEN...




Meyve hasadı baslamıştı Kuşadası civarındaki bahçelerde. Kasaları tıkış tıkış kadınlı erkekli, genellikle gençlerle dolu kamyon ve kamyonetlere rastlıyorduk yolda sık sık. Zaman zaman duyduğumuz "Aşırı yük nedeniyle mevsimlik işçi taşıyan aracın devrilmesi sonucu..." gibi haberler nedeniyle dikkatimi çekiyordu bu araçlar.

 Yol yapımı çalışması olduğu için uzun uzun olduğumuz yerde çakılı beklediğimiz günlerden birinde, sıkıntıdan arabanın içinde oflayıp puflarken yanımızdaki kamyonetten gelen kahkahalar dikkatimi çekmişti. Üstü brandayla kaplı kamyonet kasasında, neredeyse birbirinin üstünde oturan insanlar neşe içinde konuşup gülüşüyorlardı. Kolunu tamamen dışarı sarkıtmış bir genç kız ağzındaki sakızı abartıyla, sanki sakız çiğnemiyor da, taş öğütüyormuşçasına bir gayretle çiğneyip kocaman balon yapıyor, patlayan balon ağzına burnuna yapıştıkça gülmekten kırılıyor onun kahkahası kasadaki diğerlerini de kahkahaya boğuyordu. Bir an genç kızla göz göze geldik. Ve gülmeye basladım. O yanındakilere işaret etti, hepsi birden eğilip bana baktılar, gülümsedik birbirimize... Anladım... Sahiden de gülmek bulaşıcı bir eylemdi. O kadarla da kalmıyordu; gülmek mutluluk saçan bir eylemdi aynı zamanda. Deminki sıkıntılı ruh halimden eser kalmamıştı çünkü. Nihayet trafik ilerlemeye başlayınca kamyonetin içindekiler bana, ben de onlara el sallayarak ayrıldık yollarımıza.

Dedim ya bahçelerde meyve hasadı başladı diye... Ağaçların dalları kırılacak neredeyse dut, kayısı, şeftali yükünden. Erikler henüz olmamıştı ama onlar da dayanılmaz bir cazibeyle süslüyorlardı dallarını. E biz zavallılar manavda, pazar tezgahında görüyoruz meyveyi. Ağaçta meyve bulmuşuz durur muyuz? Sahipsiz dutlardan erik ve kayısılardan nasiplendik de şeftaliler hep bahçelerde... Bakıp bakıp geçiyoruz yanlarından ağzımız sulana sulana. Bir de koku ki hıım! dayanılır gibi değil.

Sonunda dayanamadım ben de tabii. "Durdur arabayı Merih bir tane alacağım." dedim.
"Ayıp be!" dedi önce ama durdu naapsın :)
Derler ki; üç kez seslenecek mişsin, sahibi varsa duysun diye...
" Bu bahçenin sahibi var mıı?" diye seslendim ben de üç kez. Kimse ses vermedi. Gerçi Merih bile duymamış sesimi yanıbaşımdaki arabanın içinde, cam açıkken. Ama naapabilirim, seslendim işte.

İşte ben o şeftalinin tadına doyamadım. O ne lezzet, ne koku öyle... Bizim Ankara'da yediklerimiz şeftali falan değilmiş demek...

Neyse efendim... Ertesi gün yine şeftali bahçesinin yanından geçerken, bahçede çalışan mevsimlik işçileri gördüm. " Ben birkaç kilo şeftali isteyeceğim. Ücretiyle değil mi, belki verirler..." dedim, daldım miss kokulu bahçeye. Irgat başı derlermiş, şefleri geldi yanıma. "Olur mu ücret abla, ikramımız olsun..." dedi.

Tam teşekkür edip çıkıyordum ki; geçen gün kamyonette gördüğüm sakız çiğneyen kız tanıdı beni. Biraz sohbet ettik. Sanki uzun süredir birbirimizi tanıyormuşuz gibi samimi ve içtendiler... 
Üç kuruş para için sabahtan akşama kadar durmaksızın, üstelik oruç oruç çalıştıklarından dert yandılar. 

 Siz burada üç kuruşa, - neredeyse boğaz tokluğuna - çalışırsınız, üreticinin cebine de sizinki kadar ancak girer, belki masrafını bile karşılayamaz, biz tüketiciler altın alıyormuş gibi sayıyla alırız, kazanan komisyoncular olur... Diyemedim. Haklısınız dedim sadece, boynumu büküp...

nurten y tartaç


(Fotoğraf çekmeme izin verdiler.)









Bu genç kız on beş günlük evliymiş. Evlenir evlenmez çalışmak için  Kuşadası'na gelmiş eşiyle birlikte.




Bu yakışıklının bir sevdiği varmış. Başlık parası biriktirmek için çalışıyormuş.





4 Haziran 2017 Pazar

Bir Bilsen



Hani
Her sokağı denize çıkan o şehir var ya...
Ve
O şehrin sokaklarında ayak izleri...
Hani
O izlerden biri senin ya...
Bilmezsin...
İşte
Ben o ayak izlerine basa basa yürür
Denize ulaşırım...
Denizin en mavisine
Mavinin en derinine
Derin denizlerin en serinine.
Sana...
Senin peşinden...
Bazen hayalimde
Bazı rüyalarda...
Kalbimin dehlizlerinin çıkmazlarında
O kızıl renkli gizler ülkesinde
Gönüllü kaybolurum
Ellerin ellerimde
Sen bilmezsin...

Nurten y tartaç
9 Mayıs 2017