28 Kasım 2011 Pazartesi

YOLCULUK BAŞLADI

Gurbet;  geride bırakmaksa sevdiklerini,

bırakıp çekip gitmekse...

Bana burası da gurbet, orası da.

 Yol göründü ...

Bırakıp kuzumu kendi hayatında, gurbette...

Yazın her sabah bize hiç naz yapmadan buğulu incirlerinden sunan cömert, duvar dibinden öylece çıkıvermiş, büyümüş kocaman olmuş, üstü meyveyle  dolu, sahipsiz incir ağacı şimdilerde uykuda.  Tüm yükünden arınmış çırılçıplak.  Üstelik tek bir kuru yaprak bile yokken üstünde, dallarıyla semaya el açmışçasına çekici ve vakur hala.  Ahh güzelim incir ağacı; seni de bırakıp burada,  döndüğümde, yeniden meyveyle dolu yemyeşil halinle bulmak umut ve hayalimle gidiyorum.

İnci kolye gibi dizilmiş, yine yapraksız, hiç yapraksız dallara narlar.

Canı istemez mi sahibinin,  neden hiç koparmazlar..?

Seni de bırakıyorum ardımda,  çıplak, bereketli nar ağacı.

Hem de tadına bile bakmadan...

Ya martılar...

Yine onlarcası konar konar uçarlar mı denizin üstünde.  Balık sürüsüne hücumları yine şölene dönüşür mü ardımdan..?  Yoksa bana mı sergilerler maharetlerini,  bilirler de sevdiğimi..?

Sılama dönüyorum, evime.

Bırakıp Çanakkale'yi, içindekileri, denizini rüzgarını

bir de sevdiceğim,

 canımın yarısını...

 Dönüyorum

 canımın diğer yarısına...

Yoktur  incir ağacı, nar bir de martılar. Deniz de yoktur...  At kestaneleri vardır bizim oralarda, hem acı anılarımı saklayan içinde, hem de çok sevdiğim sonbaharda renk cümbüşünü.

Kavaklar vardır Ata' mın çiftliğinde,  bir de çınarlar,  asırlık. Gerçi batıyor son yıllarda birilerine. Kesilip, parmak kadar çamlar dikilmekte yerlerine. Yine de direnmekteler ulu gövdeleriyle zulümlere.

Kara kara kışı, bol ayazı da olsa, yuvamdır, yurdumdur, vazgeçilmezdir...

Yolculuk başladı...

Yüreğim  iki parça.

 Bıraktım birisini burada, gidiyorum diğer kuzuma,  Ankara'ya ...

24 Kasım 2011 Perşembe

DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ




Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün açtığı çağdaş uygarlık 
yolunda ilerleyen 


ve O'nun ışığını gelecek nesillere taşımayı ilke edinen öğretmenlerimizin 

Öğretmenler Günü Kutlu Olsun.


"Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin."  --- Köy öğretmeni Şefik Sınıg'in son sözleri.---


DÜNYANIN    BÜTÜN    ÇİÇEKLERİ

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin...ve sonra öleceğim.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kir ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri
Hepinizi, hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Koy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın,
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kop dağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen,
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencileri istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatimin çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu essiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yasamak istiyorum,
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarumar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yasadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Simdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.


CEYHUN ATUF KANSU


21 Kasım 2011 Pazartesi

ÇADIRDA ÇOCUK OLMAK




Dışarıda soğuk, dışarıda ayaz var.

Dışarıda kar lapa lapa yağar.

Oyun zamanı şimdi.

Çocuktur o...

Kardan adam yapmalı, burnuna havuç takmalı...

Kartopu oynamalı.

Üşüyüp eve girmeli.

Kestane kebap yapmalı sobanın üstünde annesi.

Sıcacık olmalı; hem yüreği, hem elleri.

Ardından güzel rüyalara yatmalı çocuk.

 Rüyalar masal gibi...

Kar yağmalı lapa lapa, 

ısıtmalı ama.

Her tanesi şeker tadında,

rengarenk olmalı;

mavi, kırmızı, sarı, mor...

Kahkahalarla uyanmalı çocuk...

Oysa;

çatlamış soğuktan, üşür, tutmaz elleri küçüğümün.

Çorapsız ayakları morarmış, 

dondu donacak naylon terliğinin içinde.

Bilir O;

karla oynanmaz.

Soğukla şaka olmaz.

Zordur çocuk olmak oralarda.

Hem de çadırda ...

Kar azap,

soğuk ölümdür...

Üşür geceleri küçüğüm, donar...

Isınmak ister,

yakar sobayı naylon çadırda...

 Yanar küçüğüm...

Yanar...


(Çadırkentte çıkan yangında bir çocuk öldü diye geçer alt yazıda...)


         nurten y tartaç
         

18 Kasım 2011 Cuma

AŞK

" Tatlım senin bir sıkıntın mı var "  dedim. Geldiğinden beri sohbete isteksiz,  yağdı yağacak gözleri bir noktaya kilitli durgun genç kıza.

"Sevgilisinden ayrıldı da canı sıkkın biraz teyze... " dedi diğer genç kız, bıcır bıcır.  Neşeli sesine hüzün yerleştirmeye çalışarak ve arkadaşının  acısına hürmeten,  elini erkek arkadaşının elinden çekerek suçlu gibi.

" Ahh, canımm yazıkk ... Vah vah... " dememle kızcağızın gözlerinden yağmur gibi yaşların boşalması bir oldu.

 Ne diyeceğimi şaşırdım tutuldum bir an...  Evet kinayeli konuşmuştum, hafife almış, gülmüştüm bıyık altından  şaka yollu.

Unutmuştum...

Yirmili yaşlarda aşk dünyanın tam merkezindedir, diğer herşey onun etrafında döner.  Aşk yoksa -vardı da yitirivermişsen bir anda - hiçbir şey yoktur artık başkaca hayatta önemli olan.  Dünya durmuştur sanki.  Dünya durmuştur da sen bir girdabın içinde dönüp durmaktasındır.  Bir tek görüntü bir çift göz vardır gözlerinin önünde,  bir tek ses bir nefes gerisi koca bir boşluk,  anlamsızlıktır.  Gözlerini kapasan O,  açsan O...  Tarih dersi O'nu anlatır;  tanıştığınız günden hatta andan başlayıp bu güne kadar, olay olay yer ve mekan belirterek.  O'ndan öncesi MÖ dir.  Milattır tanışmanız.  Matematik;  tanışalı kaç gün olmuş, kaç kere görmüşsünüz  toplar çıkarır,  gideli kaç gün olduğunu sayar dakika dakika.   Her şiirde O vardır.  Her şarkı O'nun için  aşkınız için yazılmıştır ...

" Ahh, şekerim, bu da dert mi..? Daha neler yaşayacaksınız, ne acılar var hayatta " diyecektim, yuttum...

Bu kadar yaşlanmış mıydım ..?  Bu kadar uzakta mı kalmıştı gençlik..?   Bu genç kızın hislerini anlayamayacak kadar mı geride kaldı o yıllar..?

Elindeki kağıt mendili kıvırıp didik didik eden,  oturduğu koltukta süt dökmüş kedi gibi büzülmüş genç kızın, dünya başına yıkılmış görüntüsünü bu kadar hafife almak duygusuzluktan başka birşey olamazdı.

Dünya aşk - sevgi - üstüne kurulu değil miydi gerçekten de..?

Konuştum, arkadaşı sırdaşı yaşıtı gibi konuştum genç kızla ...

Faydası oldu mu..? Sanmıyorum.

Zaman gerekecek.  Acısı azalacak, belki  izi kalacak ama  tek çare zaman olacak...

17 Kasım 2011 Perşembe

YALAN

Hep söylerim ya;  şu insan tanıma işi dünyanın en zor işi diye.

Tam ; yok artık kimse beni yanıltamaz, kimse şaşırtamaz diyorsunuz.

Öyle bir haberle sarsılıyor,  aileden birini kaybetmiş gibi oluyorsunuz ki,  üzülüp ağlıyorsunuz yüzünü görmediğiniz ama satırlarında  hayatını öğrendiğiniz, ruhunu okuduğunuz/ öyle sandığınız bir dost için.

YALAN OLDUĞUNU DUYUYORSUNUZ SONRA BU HABERİN

Yalan olduğuna sevinmeli mi yaşıyor olduğu için;  adatılmış, duygular sömürülmüş te olsa ...

Üzülmeli mi;  insanlık, vicdan, dostluk duyguları koca bir yara daha aldı diye...

(Küçük kızı için hayatta olmasını dilerim yine de Kara Kalem'in)

13 Kasım 2011 Pazar

GEZMEK GÜZEL ... HELE DE DOSTLARI TANIMAK ...

Bak Çanakkale ! Aramızdaki tüm sevgi bağlarını koparmak üzeresin söyliim sana... Bu ne fırtına bu ne ayaz böyle..? İliklerime kadar üşüttün. Ankara yapmadı senin bu yaptığını bana, adı çıkmış soğuk diye. Sarınırsın kabanına berene kaşkoluna çıkarsın dışarı,  Ayaz mayaz işlemez.  Belki burnun donar birazcık,  alnın hissizleşir ama e olur o kadar, Ankara burası dersin.


Ya sana ne demeli Çanakkale hıı..?  Amann sen de noolcek ki Çanakkale'nin soğuğundan demişim, çıkmış gelmişim taa buralara. Bu bana yapılır mı hiç?  Ben seni bu kadar sevmişken, neredeyse evimi yurdumu bırakıp burada yaşamaya niyetlenmişken böyle mi karşılanır insan.


Bi sokağa çıkıyorum  "A" noktasına gidecekken kendimi "B" noktasında buluveriyorum. Gözlerimi ağzımı açmak ne mümkün,  burnum akıyor ha bire, saçlarım çorba gibi karışmış her teli başka havadan çalıyor.


Hayır yani, anlamadığım birşey var... Şu karşı yoldan gelen kadınlara neden birşey yapmıyorsun ki..?  Tombul, mavi bereli olanının üstünde sadece bir hırka var. Ve gayet rahat sohbet ederek yürümekte yanındaki kısa saçlı kadınla. O da montunun önünü bile kapatmamış, saçları da dağılmıyor...  Nasıl olur anlamadım  ki..? Rüzgarın fırtınan yalnızca bana işliyor da buralıları okşayıp geçiyor mu acep..?  Alper de öyle diyor, ben yeni geldiğim için bu kadar etkilenmişim.  Yani ortada rüzgar fırtına yok, yeniyim diye yamuluyor ağzım gözüm.  Peki, martılar neden savruluyor ordan oraya da  bir türlü uçmak istedikleri rotayı tutturamıyorlar.


Bilirsin seni çok severim Çanakkale.  Sen değil yalnızca, herkes öğrendi artık benim Çanakkale tutkumu;  darbuka daha "tıp" deyince oynamaya başlayıveren canlı kanlı sıcacık insanına sevgimi, taşına toprağına, altında kefensiz yatanına aşkımı.  Güldür artık yüzünü, güldür ki;  doya doya içime çekeyim deniz kokunu. Hıı olur mu..?


Oysa İzmir böyle mi yapmıştı ..?


Bu sene atladım bir leyleğin sırtına, uçurdu beni ordan oraya.  Nerde bıraktıysa orda indim, gezdim dolaştım.  Şubatta İstanbul'la başlamıştı gezim. (Eve de uğradım tabii ki ara ara :))  Çanakkale'den bir önceki durağım/ız ise İzmir'di. Tam da kış moduna girmişken Ankara'da,  İzmir'in sıcacık havası karşıladı bizi.  Şahane bir havada bayram süresince gönlümüzce gezip dinlendik.


İzmir'in bana en güzel sürpriziydi,  Sufi 'mle tanışmak.  Aramaya çekindim önce,  rahatsızlık verir miyim diye. Tedavi süreci hangi aşamada ve sağlığı nasıl bilmediğim için.  "Hadi gelsene ..." diyen cıvıl cıvıl sesini duymamla,  kendimi O'nun evinde bulmam arasından iki saat geçmemişti sanırım. 


  Mitolojik,  felsefi derin anlamlar taşıyan güzel yazılarıyla tanıyıp sevdiğimiz Sufi'miz, aynı sayfada yazan sevgili Cem ve diğer iki blog dostumuzla  ( adlarınızı unutmuş olmaktan utanç duyuyorum.  Bu  benim isim hafızamın çok zayıf olması ve takip ettiğim bloglar arasında olmamanızla:(  ilgili.  Lütfen beni bağışlayın... )  doyumsuz birkaç saat geçirdim.  Sufi'nin - Tontini -   sohbeti,  saçtığı sıcacık ışık beni hayran bıraktı.  Sağlığının gayet iyi olduğunu görmektense çok çok  mutlu oldum.  Kendisinin de söylediği gibi Cem ve diğer yakınlarının O'nu sevgiyle sarıp sarmalayan desteklerinin bunda rolünün büyük olduğuna,  ben de görerek inandım. Ve yine inandım ki; Sevgili Tontini /Sufi'm,  güzel yazıları ve sevgili dolu ışığıyla uzun yıllar bizimle olacak...


Seni tanımak güzeldi Tontini'm.  Umarım sohbetimize kaldığımız yerden ve uzun uzun devam etme şansını yakalarım birgün...



12 Kasım 2011 Cumartesi

YAŞAMALI ...

Dibi delik bir cepte çakıltaşları biriktirmekmiş yaşam.  Her  tanıdığın insan için ve sana yaşattıkları sende bıraktıkları her iz için; aşkların, hayal kırıklıkların, heyecanların,  umutların, acıların ve  yediğin her darbe için bir çakıltaşı ...
Yol al/a/makmış yaşam;  uzun uzun bitmeyen tükenmeyen yollarda yaşalmak yaşlanmakmış .  Gittikçe keskinleşen virajlarda nefesin kesilmemişse eğer,  her virajdan sonra biraz daha tutunabilmişsen hayata,   güçlenerek yola devam edebilmekmiş yaşam.
Yaşam, bir çarka kapılmakmış  saçının bir telinden ve her çırpınışta bir parçanın daha dolanmasıymış dişlilere.
 Ve en sonunda;  en güçlü en sağlam yerinden kopuverirmiş zincir ...
  Daha her iş yarımken, yine yarına ertelemişken yaşamı, ansızın son noktayı koyuverirmiş geriye dönüşsüz acımasız zaman ...


Bazen rutinin dışına çıkabilmeli, o kopmadan kırmalı zincirleri, direksiyona geçip kontrolu ele geçirmeli ...
Zaman varken
yaşamalı





4 Kasım 2011 Cuma

3 Kasım 2011 Perşembe

KARAR !!!

Yozlaşan yobazlaşan gaddarlaşan adaletsiz düzene isyanım var.

Daha  oyuncak bebekleriyle evcilik oynayacak yaştaki küçücük bir kızın rüyalarının, hayallerinin geleceğinin,   hoyratça koparılıp çamura bulanması yetmedi,  neredeyse;  "bütün suç Sende,  asıl mağdur olan,  kerli ferli, evli barklı, çoluk çocuk sahibi  "bu amcalar" ( !)  denecek.

 Henüz 13 yaşındaki  kızcağızın, babası hatta dedesi yaşındaki  26 salyalı, iğrenç yaratıkla kendi isteğiyle birlikte olduğu sonucuna varıldı ... Ve sanıklara alt sınırdan ceza verildi ...

İnanamıyorum...

Dilimin ucuna neler geliyor...

Susuyorum  :(((