31 Mayıs 2011 Salı

DOST DEDİĞİN

Ne gariptir yaşam, yaşananlar yaşananlardan arda kalanlar. Hayatınızın merkezi sandığınız nice olaylar vardır yaşadığınız. Olmazsa olmazlarınızdır bir zamanlar. Oysa hiç anlamı kalmaz kimi şeylerin yıllar içinde.  Önemsiz kayıplar arasında yerini alır çaresiz.  Yokluğu hiçbir değişiklik yaratmamıştır yaşamınızda,  bir zaman sizin için birinci derecede önemi olan o şeyin. 


Dostlar edinirsiniz bir de. Bir anda giriveren hayatınıza, sorgusuz sualsiz. İzinsiz.  Öyle de çıkıp gidecektir belki bir zaman sonra, tıpkı geldiği gibi.  Kalıcı bir iz bırakacak gibi değildir ilk başta. Nasıl pat diye dalıvemişse yaşamınıza ayaküstü,  nasılsa öylece de gidecek, unutulacaktır adı bile. Sadece o anınızı doldurdu, zaman öldürttü sanırsınız sadece. Öyle olmaz bazen.   Yıllardan geriye şöyle bir baktığınızda, yaşamınızın her evresinde o dostu görürsünüz yanıbaşınızda.  Her mutluluğunuzda her acınızda O hep vardır. Yıllanmış şarap gibi tad verir varlığı ruhunuza. Vazgeçilmez olmuştur.


Tersi durumlar da yaşanır. Ne önem vermiş ne sevmişsinizdir bazen bir dostu (!) Ölçmüş biçmiş öyle seçmişsinizdir en başında.  Tıpkı sizin gibidir düşünceleri,  alışkanlıkları.  Aynı şeylere gülersiniz.  Aynı şeyler keder verir size .  İkiz kardeş olsanız bu kadar olur.   Kıymetlidir sizin için O, O'nun için de siz. Ne geceler ne gündüzler paylaşmış, birlikte gülüp birlikte ağlamışsınızdır. . Yıllara yayılmıştır yaşanmışlıklarınız...   Bir menfaat çatışması mı yaşanmıştır, kafalar fikirler mi değişmiştir?  Hangi kara kedi girmiştir araya ki,  uzak düşmüştür yürekleriniz...  Birkaç cılız çabanın ardından, bir kuru merhabaya sıkıştırılmıştır bunca yıllık dostluk, muhabbet...


Bazen;   hayat girer, zaman girer dostunuzla aranıza.  Herkes kendi yaşamının peşinde koşmaktadır dörtnala. Sanki varlığını bile unutursunuz zaman zaman eski dostunuzun.  Ama şundan hep eminsinizdir;  birgün O'na ihtiyacınız olursa, koşa koşa gelecektir yardımınıza,  hiç tereddütsüz.  Hem de iki eli kanda bile olsa. O'da bilir ki; aramasa sormasa  da, gerçek bir dostu vardır uzakta.  Ve  gerektiğinde hiç düşünmeden yardımına koşacaktır...   İşte bugün  böyle bir dostumla konuştum uzun uzun telefonda.  Hiç ayrılmamış gibiydik.  Kaldığımız yerden devam ettik sohbetimize.



30 Mayıs 2011 Pazartesi

KÖY YANAR, DELİ SAÇINI TARAR



Bilgisayarım bozuktu. Uzak kaldım blogumdan, dostlarımdan.

Çanakkale'deyim şimdi. Alper'in yanında. O'nun ders arasından fırsat bulup kuruldum pc nin başına.

*****

Çok şey yazmak istiyorum çok.

Parmaklarım sabırsız, beynim isyankar.

Dilde neler neler var. 

Volkan misali... Patladı patlayacaklar.

Döküldü dökülecek kalemimin ucundan kelimeler.

İsyanlar

 feryatlar...

''Bulut..." desem nem kapacak korkarım birileri.

E o halde...

"Köy yanar deli saç tararmış..." ya!

Ben de öyle yapacağım.

Yangın yerine dönmüşken;

bırakın sade bir köyü, koca ülke.

Vaatlerle, yalanlarla uyuyorsak hala,

Amann sen de...

Çıkacağım şehre hakim yüksek bir tepeye...

Bir elimde aynam, bir elimde tarağım,

saçımı tarayacağım şöyle manzaraya karşı.

Bu saatten sonra deli olmak en güzeli.

6 Mayıs 2011 Cuma

BİR GÜNE SIĞDIRSAM SEVGİMİ



Melekler bir günlüğüne, yalnızca bir günlüğüne

seni bana gönderseler Annem.

Tam da Anneler Gününde olsa.

Sevgimi bir güne sığdırsam.

Hasretimi...

Hatta öfkemi… Gittin diye.

Bir güne sığdırsam, bir ömre sığdıramadıklarımı.

Anam desem... Canım Anam!!!

Nasıl da özledim bir bilsen…

Sıcacıkmış yüreğin.

Yumuşacık ellerin.

Unutmuşum …


Dinle bak;

bir bir anlatayım sensizliği...

Bendeki yokluğu...

Yokluğunu...

Yokluğunda yapamadıklarımı…

Mesela; nasıldı tereyağlı, mercimekli bulgur pilavı..?

Kaç yıllık kadınım ama olmuyor seninki gibi.

Sordum... Doğru dediler. Öyle yapılır zaten…

Anne eli değmediği içinmiş tadındaki eksiklik.


Bu önemli değil de;

yolda, sokakta gördüğüm,

bir an gelip sen sandığım

o teyzeler var ya!

Koşup sarılmak istiyorum bazen.

Yapamıyorum.

Burnumun direği sızlıyor,

ağlayamıyorum...

İşte buna dayanamıyorum Annem…


Hadi! Yatayım dizlerine,

okşasana saçlarımı yine.

Yarısı çarpan,

 yarısı suskun yüreğimi anlatayım sana.

Ben ağlayayım,

sen sar yaralı göğsüne beni.

Kimbilir,
 kıyamaz belki melekler, 

 bırakırlar seni bana…


    nurten y tartaç



ANNELER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

BEN NE YAPTIM

TEKNOLOJİK ÖZÜRLÜ BEN, BLOGUMU DÜZENLEYEYİM DERKEN  - İZLEYİCİLER- ÖGESİNİ TAMAMEN SİLDİM.

BLOGUMU İZLEYEN TÜM ARKADAŞLARIMDAN ÖZÜR DİLERİM.

TEKRAR NASIL DÜZELTECEĞİMİ BİLMİYORUM.

BANA BİRİ YARDIM EDEBİLİR Mİİ :)

2 Mayıs 2011 Pazartesi

RADYO GÜNLERİ

Arkası yarınlar olurdu eskiden radyoda.  Tv nin olmadığı hatta akla hayale bile gelemeyeceği yıllardı o yıllar.  Radyo da şeytan icadıydı bazıları için zaten.  Öyle ya;  küçücük bir kutu yapmışlar içine bir yığın adam tıkmışlar konuşturuyorlar.  Olacak şey mi..?

Bizim “çocuk saati”ni iple çektiğimiz,  kulağımızı radyonun mikrofonuna yapıştırp tek bir kelimeyi bile kaçırmadan dinlediğimiz gibi büyükler de arkası yarınları pür dikkat dinlerlerdi.

Benim canım,  çakır gözlü  yumuşacık yanaklı Anneannem'e dayım bir radyo almıştı. O'da duvara radyonun sığacağı kadar minik bir raf yaptırmış, İşli dantelli bir örtüyle süslemiş üstüne radyosunu yerleştirmişti büyük bir özenle.  Diğer büyükler gibi hiç kaçırmıyordu Anneannem de artık arkası yarınları. Bi farkla;  O durumu iyice abartırdı.

Anneannem teyzem ve dayımlar,  koskoca bir bahçenin ortasında, birbirine bitişik  üç evde otururlardı.   Her fırsatını yakaladığımızda ,   koşa koşa  oraya giderdik kardeşimle.   Anneannemi ve O’nunla olmayı çok severdik o başka ama sadece o değildi bizi oraya çeken.  Bir kere; tüm kuzenlerle o geniş bahçede oyun oynamayı severdik.   Ama en önemli neden;  meyve ağaçlarıyla dolu bahçenin hemen hemen her mevsimdeki dayanılmaz cazibesiydi.   Ağaçların ikramı,  daha yaz başında erik ve kayısı çağlasıyla başlar, yaz sonunda sapsarı ayvalarla son bulurdu.    Yemememiz için yasaklar konulan çağlaları çaktırmadan ceplere doldurmak…   İşte o bahçede olmanın en cazip yanı buydu …

Yine; son lokmamızı yutmadan evden fırladığımız gibi, soluğu Anneannem’de almıştık o gün de.

Hayret,  herzaman bizi kapılarda karşılayan Anneannem yok ortalarda.  İçeri daldık merakla.  Bir de baktık ki;  bahçeye bakan pencerenin önündeki küçük sedirinin üstünde, ellerini göğsünde bağlamış başı önde kara kara düşünüyor.

“Anneanne neyin var hasta mısın” dedik.

“Kör olasıca herif, Fadime(?) yi bir dövdü bir dövdü canını çıkardı kadıncağızın” dedi nemli gözlerle.

Allah Allahh kim ki bu kadın..? O’nu canını çıkarana kadar döven herif..?

“Kim kimi dövdü” dedik telaşla

“İşte arkası yarın daki Fadime var ya hani…  O’nu dövdü kocası”

“Eee İşte diyosun ya, arkası yarın.  Oyun o.  Gerçek değil kii…”

“Gerçek olmaz mı hiç..?  Kadın nasıl ağladı, nasıl bağırdı imdaaat !  diye... ”  diyor da başka birşey demiyor.

***

Canım Anneanneciğim o kadar etkilenmiş ki  olaydan,   çocuk aklımızla epeyce uğraşmamız gerekmişti ikna etmek için, radyoda duyduklarının gerçek olmadığına …

Sevgili  Gülsen Hocam’ın   teknoloji ile ilgili güzel yazısı anımsattı bu anımı gecenin bu saatinde :)