28 Şubat 2010 Pazar

Mazide Gezinti ( 1 )

 

Ben ne çok özlemişim;  şöyle aile büyüğü birini karşıma alıp uzun uzun eskilerden taa eskilerden, benim çocukluğum bebekliğim, hatta ben daha yokken, onların gençliklerinde yaşayıp unutamadıklarını anlattırıp, ağzım açık dinlemeyi. Ne çok severim yaşlılardan özellikle de kendi ailemdemki yaşlılardan, içinde ben’i de bulduğum anılar dinlemeyi. Epeydir bunu yapmıyordum.  Anneannemi konuşturmayı en çok severdim. Onun, daha gençliğinden başlayan heyecanlı hikayelerini dinlemeyi.  Sonra teyzem anlatırdı etrafına oturtup bizleri, o anlatır annem itiraz ederdi,  ” hayır öyle değildi yanlış hatırlıyorsun işte.  Şöyle şöyle olmuştu”  diye.

 

 

Dün;  seksen yaşında, dinç, hala  kıvrak zekalı ve esprili yengemi ’kıskaca’ aldım gece geç saate kadar.  “Hadi anlatsana" dedim.   Çocukluğumuzu, onların gençliğini, o zamanların sevdalarını konuşup,  Bir konudan diğerine atlayarak  mazide doyumsuz bir gezinti yaptık.

 

………………………………………..

 

 

Yaz sıcağında bile dantel beyaz eldiveni, dantelli şemsiyesi elinden eksik olmayan, İstanbul hanımefendisi Hayriye Hanım Teyzeyi andık mesela.  Daha biz dünyaya gelmeden öncesine dayalı bir dostlukları varmış dedemlerle ve bütün aileyle. Ben on oniki yaşlarındayken tanıdım.  Ankara’ya yeni gelmiştik ve aynı mahallede oturuyorduk. Yazlık sinemaya giderdik yaz akşamlarında hep birlikte.  Sinemanın tahta sandalyelerinde rahat oturalım diye, kolumuzun altına sıkıştırdığımız minderlerimizle. Daha akşam yemeğini yer yemez, bahçe kapısından,  “hadi çabuk olun, film başlayacak”  diyen sesini duyardık. Zaten kulağımız bu seste, tetikte beklerdik de, sanki her akşam seslenmiyormuş gibi “Aaa Hayriye Hanım Teyze geldi” diye şaşırırdık güya. Bir an evvel Onun peşine takılıp filme yetişmek için son lokmamızı zor yutardık.  Babam, yemeğimizi bitirmeden kalkarsak kızacak diye de, acele etmiyormuş, pek hevesli değilmiş gibi davranarak.   Sinema girişinde, buz parçalarıyla dolu kovalarda soğutulmakta olan sade gazozumuzu ve gazete kağıdından yapılmış külah içinde satılan ayçekirdeğimizi de alıp, bir tarafta boydan boya ‘aile’ diğer tarafta ‘bekarlara’  (erkeklere)  ayrılmış,  tahta sandalyelerin sıralandığı, zemini çakıl taşlarıyla döşeli, açık hava sinemasındaki ‘aile’ kısmında yerimizi alırdık.  Her filmde bayan başrol oyuncusunu mutlaka Adalet Cimcöz’ün seslendirdiği ve  yine her filmde mutlaka ‘hayır olamaz’ değil de nedense,  ‘nayır nolamaz’  denilen Türk filmlerinden birini izlemeye başlardık.  Zevkle mutlulukla, filmdeki artistin yerine kendimizi koyup, hayallere dalarak.  Bir de,  elimizde mendillerimiz olmalıydı mutlaka, sonu ayrılıkla biten ya da kavuşana kadar binbir ıstırap çeken başroldeki ‘kızla oğlana’ ağlamaktan şişen gözlerimizi silmek için.

 

 

……………………………………………….

 

 

Dedim ya, bütün gece esir aldım yengemi ve kimisi benim de hatırladığım kimisi hiç bilmediğim, o anıdan bu anıya hoş bir gezi yaptık.

 

 

……………………………………………..

 

 

“ Küçükken hiç sevmezdim seni, biliyor musun” dedi birden yengem.  Yine kendimi bildim bileli ara ara söylediği gibi…   Tabii ki biliyordum, bilmez miyim?   ama aradan bir ömür geçmiş ve o seksen yaşına gelmişti.  İçi hala sızlıyor hala kadınlık gururu inciniyor olabilir miydi hatırladıkça..?

 

 

 

                                                Devamı Var…

24 Şubat 2010 Çarşamba

MASAL BU YA …

 

 

 

 

hydra

 

 

 

Biz küçükken, masal anlatırdı Annem bize.  Öyle şimdiki çocuk masalları gibi;  “tavşancık, zavallı çiftçinin tarlasına dadanmış.  Onun, ekip sulayıp büyüttüğü havuçları, bir gecede yok edivermişş.  Üstelik te, sabah çiftçinin karşısına geçip dişlek dişlek sırıtarak havuç kemirmişş” gibilerden masum şirin masallar anlatmazdı..

 

 

 

Korkardık, hem de çok korkardık da, yine de her akşam  masal anlatması için yapışırdık eteklerine Annemin.  Yok yok aslında sadece ben korkardım, Kemal, beni korkuturdu.  Masalın en can alıcı yerinde “canavar arkandaaa” diye bağırır, ben de basardım çığlığı.  Divanın üstüne oturur, annemin kollarına başımızı yaslar, öyle dinlerdik masallarını.   Ayaklarım divandan aşağıya sarksa, örtünün altında saklanan canavar,  koca, uzun tırnaklı pençesini, incecik ayak bileklerime geçiriverecek diye ödüm kopar ve  derhal ayaklarımı yukarı çekip büzüşür otururdum.  Korkudan titrer ama sonuna kadar dinlerdim masalları.

 

 

 

Annemin masallarında;  bir dudağı yerde, bir dudağı gökte devler vardı.  Her adımında gümbür gümbür sesler çıkaran, yeri göğü titreten, bir yumrukta dağları un ufak eden.  Ülkede yaşayan fakir halkın, yazın çalışıp çabalayıp,  elde ettiği ve kış için ambarlarda sakladığı  ürünlerine  musallat olurdu bu dev.   “Bu yıl hasat pek kıt oldu, dev hazretleri, yapmayın etmeyin  size veremeyiz, yoksa biz ölürüz açlıktan”  diyenleri de bir lokmada mideye indiriverirdi...

 

 

 

Bir de kurukafa masalı vardı;  kurukafa,  kuru kafasındaki,  iki kuru kulağına, iki koca kova takar, şakur şukur sesler çıkararak köye gidermiş ve  kimin koyunu, ineği varsa, hepsinin sütünü toplarmış. Süt vermek istemeyen köylünün boynunu kuru elleriyle sıkıp oracıkta canını alıverirmiş. Zavallı halk, artık korkudan sesini çıkaramaz olmuş, aç kalma pahasına sütlerini kuru kafaya vermeye razılarmış.

 

 

 

Benim yaşımdakiler bilirler sanırım yedi başlı ejderha masalını.  Bu ejderha o kadar zalim o kadar zalimmiş ki, yedi başındaki, yedi ağzında bulunan, uzun, çatallı yedi dilinden  her kükreyişinde üfürdüğü yedi yakıcı alevle, ülkedeki  Tarla bağ bahçe ev,  hatta canını sıkan herkesi  yakıp küle çeviriverirmiş anında.  Aman ejderhayı kızdırmayalım diye, halk ne isterse yapmaya başlamış.  Halk boyun eğdikçe, ejderha daha da acımasız olmuş, isteklerinin ardı arkası kesilmiyormuş ama kim yeter artık dese bir üfürüşte yok ettiği için susuyorlarmış çaresiz...

 

 

 

İşte, Annem bize  böyle masallar anlatırdı. Gerçi masalların sonu  mutlu biterdi ama hepsinde de kötü hain zalim yaratıklar olduğu için, gece etkisinden kurtulamaz ve  korkudan yorganı tepeme kadar çekerek uyumaya çalışırdım...

 

 

 

Neyse ki artık böyle masallar yok… Neyse ki…

19 Şubat 2010 Cuma

BUNCA YIL SONRA, NEDEN..?



Telefona uzandım bir an…

 

 

Ürpererek geri çekildim,



Allah’ım aklımı koru…


Sana anlatmam gerekiyordu, en çok sen sevinirsin buna.  Bilmeliydin…

 

 

Unuttum…



Bunca yıldan s
onra,nasıl yaşıyormuşsun gibi hissedebilirim..?


Nasıl da özledim…  Kokunu… Sesini… Seslenişini…



Elime alsam telefonu, çevirsem Annemin numarasını…



Anlatsam… 


Sen akıl versen, ben reddetsem ama yine de, ille de sana anlatsam…

 

 

Kime anlatacağım şimdi ben bunu, kim senin gibi anlayacak beni…

 

 


Hala, beynim reddediyor olabilir mi gidişini..?

 

 

Hani zamanla alışılırdı?

 

 

Hani zamanla azalırdı acılar..?

17 Şubat 2010 Çarşamba

TEKEL İŞÇİLERİYLE BİR GÜN

 

 

 

Tekel işçilerine konuktuk bugün çadırlarında. Evleri olmuş o derme çatma çadırlar öyle de konukseverler ki, altlarındaki tabureleri verdiler bize,açık havada yanan sobalarının yanı başında çay ikram ettiler.  Sohbet ettik, özlemlerinden çaresizliklerinden umutlarından.

 

 

 

 

 SDC11170

 

 

 

 

Hatay Yayladağı çadırı 

SDC11166            

 

 

 

 

Dilek Hanım;  13 ve 9 yaşlarında iki kızını bırakıp gelmiş. 64 gündür Ankara’da.

Faruk Bey; 5 ve 3 yaşlarında iki kızı var.

Oktay Bey; 8. sınıfta kızı ve anasınıfına giden bir oğlu var.

Bir diğer işçi arkadaşın daha 7 aylık bebeği, o na en çok dokunan birkaç günlüğüne memlekete gittiğinde yavrusunun kendisini tanımayışı.

“En kötüsü özlem, yavrularımız burnumuzda tütüyor ama dönmeyeceğiz,onlar için burdayız ve  sonuna kadar  da burda kalacağız, başka çaremiz yok” diyorlar.

 

 

 

 

SDC11169 

 

 

         

 

Hataylı tekel işçileri, Ankara’daki hemşehrilerinin yapıp getirdiği yöresel yemeği yerken.

 

 

 

 

 

SDC11167

 

 

 

 

Yayladağı tütünü; Malboro’ ya maya olarak kullanılan kaliteli bir tütünmüş. Şimdi yok…

Tekelin satılışıyla, Hatay Yayladağı’ndaki yaklaşık 5400 tütün ekicisi de açıkta kalmış.

 

 

 

 

SDC11171        

 

 

 

Sakarya Caddesi’nde en göze çarpan, en gurur duyduğum şey, Türk’ün, Kürt’ün, Laz’ın, sırt sırta, omuz omuza, birbirlerine kenetlenmeleriydi. Bu ülkede yaşayan herkesin kardeş olduğunu bir kez daha gösteriyorlardı dosta düşmana.

 

 

 

Ankara’lı esnafın  ve Ankara halkının kendilerine gösterdikleri yakınlık ve yardımdan çok mutlular ve bunu konuk olduğumuz her çadırda dile getirdiler.  Zaten her çadıra yoğun  şekilde ziyaretçilerin girip çıkmasından ve işçilerle kaynaşıp samimi sohbetlerinden belli oluyordu bu.

Yakındaki bir içkili bar, işçilere tüm imkanlarıyla destek oluyormuş. Yine o civarda bir otel, işçilerin ihtiyaçlarını karşılamaları için izin vermiş ve oteli onlara misafirhane  olarak  açmış.

 

 

       

 Samsun tekel işçilerinin çadırı

 

SDC11182 

 

 

       

 

 

SDC11185     

 

 

 

 

Tokat işçilerinin çadırı

 SDC11187

 

 

 

 

 

SDC11196

 

 

 

 

İşçilerden bazılarının açlık grevi  12 gündür sürüyormuş. Doktorların, artık devam etmemeleri gerektiğini söylemelerine rağmen vazgeçmiyorlarmış.

 

 

 

 

 SDC11197    

 

 

 

 

Açlık grevinin yapıldığı salonun bitişiğinde eczane var ve doktorlar herhangi bir acil duruma karşı hazır bekliyorlar.

 

 

 

 

SDC11201           

 

 

 

 

 SDC11181

 

 

 

 

Burası Batman İşçilerinin çadırı;  Çadırda asılı her iki fotoğraf da, 4,5 yaşındaki Gamze’ye ait. Babasının (Gri ceketli)  anlattığına göre,altı kardeşin en küçüğü Gamze ve babasına çok düşkün. Her telefonda “ne zaman geleceksin? Söz veriyorsun ama gelmiyorsun” diyormuş.

Çocuğun saçları dökülmeye başlamış bir süre önce.  Anne Batman’da 4 doktora götürmüş ama fiziksel bir rahatsızlık bulamamışlar ve çocuğun büyük bir üzüntüyle böyle birşey yaşamış olabileceğini söylemişler.

Bu sabah geldim, bir haftalığına Batman’a gitmiştim. Beni görünce deli gibi sevindi ama ben kızımı gördüğümde şok geçirdim” diyor baba.

Ve ekliyor “ 6 tane bebe var onlar için burdayım. Sonuna kadar da gitmeyeceğim, gidemem,başka çarem yok…

 

 

 

 Bunlar da duvar yazıları;

SDC11188     

 

 

 

 

SDC11190    

 

 

     

 

SDC11184             

 

  

 

 

Ben, söylendiği gibi ‘görüntü kirliliği’ görmedim.  Rengarenk, yıkık dökük, derme çatma çadırların arasından süzülen parlak bir ışık gördüm bugün Sakarya’da…

14 Şubat 2010 Pazar

EYY ! AŞK, SEN NELERE KADİRSİN…

 

sevgililer-gunu

 

 

Kiminin uğruna saraylar yapılmış,  Şah Cihan’ın; aşkı, eşi, Mümtaz Banu Begüm  için yaptırdığı Tac Mahal gibi

 

Kimi dağlar delmiş, Şirin’ine kavuşmak için  Ferhat misali, 

 

Çöllere düşmüş Leyla’sı için Mecnun olmuş kimisi,

 

  Şiirlerle sevdiğini tarif etmiş şair,

“ Kara dutum çatal karam çingenem

  Nar tanem nur tanem bir tanem”

 

 

Şarkılarda sevgiliye hasret dile getirilmiş,

“Ömrümce hep adım adım, heryerde seni aradım.

Ben kalbimden başka yerde, inan seni bulamadım”

 

 

  Ya da sevgili, deli gibi kıskanılmış,

“Saçın yüzüne değse, telini kıskanırım…
  Birine söz söylesen ,dilini kıskanırım…”

 

 

  Bencil olmuş aşkından iyice şair;

“Gözlerinin içine başka hayal girmesin.

Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin.”

 

 

Kimi, sevgilinin uğrunda herşeye hazır;

“Kölen olayım ben kulun olayım ben.

Aşkınla yanarak kömür olayım ben”

 

 

Romanlar yazılmış filmler yapılmış  ‘aşk’ üstüne binlerce.

 

Bazen bir çift göz, bir ömür sürüklemiş peşinden seveni,

 

Kimi zaman, sevgiliye kavuşma hayaliyle yıllarca beklenmiş.

 

Uğrunda cinayetler işlenmiş katil olunmuş.

 

İki sevdalı gönül iki köyü düşman etmiş bazen.

 

Aynı şehirde nefes almak yetmiş kimisine, hiç görmese bile sevdiğini.

 

Kavuşamamış bazısı, İnce hastalıktan yataklara düşmüş.

 

Böylesine yüce bir duyguyu dile getirmek  için bir gün yeter mi sizce?

 

Yine de;   adet olmuş hadi söyleyeyim:)))           

 

 

                            SEVGİLİLER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

11 Şubat 2010 Perşembe

İLK AŞK ( 4 )


       


SEVGİLİLER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN …



"Anne, biliyor musun? Melda'nın babasının hastalığı iyice ilerlemiş. Ölmeden önce kızımın mürüvvetini görmek istiyorum diyormuş. Annesi seninle görüşmek istiyor. Biliyorsun İlhan Amca hasta olduğu için ertelemiştik tanışma faslını. Kendi aramızda bir yüzük taksak, ne dersin?"


"Adamcağız haklı tabii. Yarın Ayla Hanımla görüşelim. En kısa zamanda da gidelim." Sonra gözleri dolu dolu oldu… " Keşke Baban da görebilseydi bu günleri…" dedi.Yaşlar hücum etti göz bebeklerine. Elinin tersiyle sildi.

Kocasını kaybettiğinde liseye 
daha yeni başlamıştı oğlu. Şimdi üniversiteyi bitirmiş, kendine yeni bir hayat kurma aşamasındaydı. 

Kocasını düşündü özlemle. Azgın bir denizde dalgalarla boğuşup sonunda güneşli bir sahile vurmuş yorgun bir beden gibiydi yaralı kalbi. Sakin, dingin, güvenli bir limana sığınır gibi sığınmıştı kocasının sevgi dolu yüreğine. Sevgi böyleydi işte. Aşkın başaramadığını başarırdı...

Sevgi güven ister. Huyunu, kişiliğini, karakterini, insani yönünü, kalbini seversiniz önce bir insanın. Kalbinize girmeyi böylece hak eder. Ayakları yere basan bir duygudur sevgi bu yönüyle. Aşkın pervasız, teklifsiz, mantık ve sınır tanımazlığının aksine. İlmek ilmek işlemelisiniz sevgiyi büyütmek, devamlı kılmak için. Emek ister gerçekten de sevgi... İşte o zaman açarsınız kalbinizin kapılarını sonuna kadar ve sevginize layık bulduğunuz herkes ve her şey için birer taht kurar, oraya buyur edersiniz onları. Binlerce sevgi sığdırabilirsiniz yumruk kadar kalbe. Dağa, taşa, kuşa, toprağa, çiçeğe, denize, güneşe, aya, insana ve hayvana karşı sevginiz sonsuz da olsa hepsine yer vardır kalbinizde.

"Ahh! oğlum, Baban çok erken bıraktı bizi keşke o da görebilseydi mürüvvetini" dedi tekrar, içini çekerek…

Birkaç gün sonra hasta rahatsız olmasın diye kimseye haber vermeden, Kadın, oğlu ve kardeşiyle birlikte ellerinde çiçekleriyle usulen kız istemeye ve yüzük takmaya gittiler.

Çocukları evlenme kararı aldığından beri telefonla birkaç kez konuşmuştu iki kadın ama ilk defa karşılaşıyorlardı. Salonda oturmuş sohbet ederlerken, sehpanın üstündeki üniformalı damat ve yanındaki gelin fotoğrafı dikkatini çekti kadının. Gözleri karardı. O'ydu fotoğraftaki delikanlı. İlk aşkı, ilk sızısı. Aynen hatıralarında kaldığı gibi, gülümserken dudağının kenarında muzip bir kıvrım oluşmuş, neşeyle elini tutuyordu gelinin…

"Anne iyi görünmüyorsun, su ister misin?" diye seslenen oğlunun sesiyle kendine geldi.

***

Yataktaki gözlerinin içine kadar sararmış, bitap durumdaki hasta adamda geçmişten hiçbir iz kalmamıştı. Zor duyulan bir sesle "Hoş geldiniz." dedi.

Bir ara odada yalnız kalmıştı kadınla adam. Yıllarca saçma bir gurur yüzünden "Seni seviyorum." diyememiş ama yıllarca da bunun pişmanlığını yaşamıştı. Şimdi baş başaydılar işte... Belki birkaç günlük ömrü kalmıştı ilk aşkının…

" İlhan, beni hatırladın mı..? Ben... Nermin…" dedi kadın kısık bir sesle, utanarak. Adam başını güçlükle ona doğru çevirdi. Ne düşündüğü, düşünüp düşünmediği bile fark edilmeyen bir bakışla süzdü kadını uzun uzun…

"Ben… Seni çok sevmiştim..." dedi kadın dişlerinin arasından, sanki en büyük günahı işlediğinin farkında olan birinin ezikliği ve utancı ile yüzü kızararak. İlhan hala bakıyordu yüzüne ama şimdi sanki daha anlamlı, daha bilinçliydi bakışları... Titreyen elini uzattı kadına. Tuttu bu eli kadın. Başkasının malına el uzatmışçasına. Ani bir hareketle dudaklarına götürdü. İki damla yaş düştü adamın elinin üstüne. Gülümsedi adam zorlukla. Gülümseyince yine dudağının kenarında o muzip kıvrım oluştu. Birden kadının gözlerinin önüne mazideki genç delikanlı geliverdi, dünyayı hafife alan vurdum duymaz haliyle… Ve hızla geri bıraktı, kemikleri sayılan, sapsarı, güçsüz eli…

Ertesi gün ölüm haberini aldılar. 


***
Torunu Babaannesinin kederli gözlerine dikti gözlerini. "Babaanneciğim kızdın mı anı defterini okudum diye?"

Yaşlı kadın torununu duymamıştı sanki. Kendi kendiyle konuşur gibi sakin, zor duyulur bir sesle mırıldandı. "Aşk öyle her gün yaşanabilen bir şey değildir. Her kalbe konuk olmaz. Üç kere, beş kere aşık olunmaz. Oldum sanırsınız sadece. Eğer aşkı tatmışsa yüreğiniz, buna değer bir kalp taşıyorsunuz demektir. Hayatınızın bir dönemini, belki sadece bir kaç gününü verdiğiniz bu duygu, minicik bir mum ışığı gibi yanar durur kalbinizin en kuytu, en gizli köşesinde sessizce, tüm ömrünüzce. Arada bir incecikten bir sızı duyarsınız işte tam o köşede. Buruk bir gülümseme yayılır yüzünüze. Bir kuş kanat kırpar ürkekçe içinizde bir yerlerde. "

"Sen aşık mısın bu çocuğa şimdi..?" diye kıkırdadı sonra torununa bakarak.

"Babaane! Biliyorsun işte niye soruyorsun ki..? Çok seviyoruz birbirimizi. İkimiz de hukuk okumak istiyoruz. Okulu bitirince de evlenmeyi düşünüyoruz."

"Ah! küçüğüm... Ne kadar toysun..." "Sen istiyorsun da bakalım hayat senin için neler istiyor, neler hazırlamakta... Hayırlısı olur inşallah." diye geçirdi yaşlı kadın içinden.

"Soracağım tabii aşık mısın diye. Sen benim en gizli duygularımı yazdığım, şimdiye kadar hiç kimseye göstermediğim defterimi bulup karıştırmayı biliyorsun ama di mi? Üstelik okumamış gibi bir de bana anlattırdın hepsini. Madem öyle, bu defter sana emanet. Ben bu dünyadan göçtükten sonra ne istersen yap. Ama daha önce kimseye göstermeyeceksin. Bana söz ver..."

Torunu sarılıp öptü babaannesinin yumuşacık yanaklarından sevgiyle "Söz veriyorum Babaanneciğim."

" Anneanneme gösterebilirim ama di mi..?" dedi muzipçe göz kırpıp gülerek evden çıkarken.


nurten y tartaç


                                               S O N

***

Tamam haklısınız. Tam Türk filmi kıvamında bir öyküydü. Ama itiraf edin; öfkeniz, kızgınlığınız, yersiz kaprisleriniz ya da en kötüsü, sadece gururunuz yüzünden sevdiklerinize sevginizi göstermeyi hiç ertelemediniz mi?

Hatta defalarca defalarca ertelemediniz mi?

Sevgililer gününe karşıyım. Sevgi bir güne sığdırılamaz. Zorlama sevgi olmaz.

Ama bu 14 Şubat bir başlangıç olsa...

Sevgimizi ertelemesek artık. Doya doya tüm sevdiklerimize, Annemize, Babamıza, evlatlarımıza, yakınlarımıza onları sevdiğimizi söylesek. Her içimizden geldiğinde...

Vakit çok geç olmadan…


9 Şubat 2010 Salı

Neler Oluyor..?

att363187mi1

 

 

 

 

Bugün Ankara’nın en iyi semtlerinden biri Kavaklıdere’de, bir dilenci gördük.

 

Modern sakallıydı, saçları ensesine kadar uzundu ve üstünde şık bir kazak vardı.  Ayakları çıplak, yol kenarında alçak bir duvara oturmuş dileniyordu. 

 

Son derece düzgün bir Türkçe ile “boş geçmeyin lütfen bir sadaka” diyordu.

 

Aynı anda hayretler içinde birbirimize baktık oğlumla,  inanamadık.  Sadaka istiyor olmasa, bir üniversite öğrencisi olduğunu düşünürdük.

 

“Aralarında bahse girdiler,arkadaşları bir yerde saklandı ve o dilenci numarası yapıyor herhalde” diye konuştuk aramızda. Asla bir dilenci görüntüsü yoktu.

 

Biraz sonra Kızılay’a indiğimizde;

 

Genç bir bayan gördük. Saçları permalı ve sarı boyalı, kırmızı bandanalı, üstünde kırmızı kareli şık bir mont, belinde küçük bir bel çantası olan, hoş ve bakımlı bir bayandı. “muhtacım, Allah rızası için bir sadaka” diyordu yol kenarında durmuş.

 

Benim bildiğim dilencinin; bakımsız, yırtık dökük kıyafeti, acınacak bir görüntüsü olur.

 

Acıdığı için insanlar onlara sadaka verirler.

 

Oysa, bugün arka arkaya gördüğümüz bu iki dilenci bizi çok şaşırttı.

 

Dilenciler mi modaya uydu, yoksa hayat şartları orta tabakayı dilenecek duruma mı düşürdü..?

 

Anlamadık, Neler oluyor..?

8 Şubat 2010 Pazartesi

İLK AŞK ( 3 )









Genç kız delikanlının arkasından öylece bakakaldı. Koşmak istedi peşinden, "Dur!" demek istedi. "Dur! Seni seviyorum." Boğazı düğüm düğümdü. Ağzını açtı ama hıçkırıklarla boğuldu sesi. Koşarcasına iş yerine giderken gözlerinden yağmur gibi yaşlar boşalıyordu.

Aradan aylar geçti. Telefonla konuşuyorlardı zaman zaman ama araya mesafeler girmişti bir kez. İki arkadaşın telefon sohbetinden ileri geçemiyordu artık konuşmaları. Öyle ki, zamanla delikanlı kız arkadaşlarından bahsetmeye bile başlamıştı. Genç kız görünürde onun bu şekilde konuşması çok normalmiş gibi davranıyordu ama içten içe deli gibi kıskanıyor, acı çekiyordu. Mutsuzdu... Çok mutsuz. Eski neşesinden eser kalmamış, rengi solmuş, bakışları gölgelenmişti. Zaman geçtikçe özlemi daha da arttı. Sevgisi tutkuya döndü. O'nu düşünmeden geçen bir günü,bir anı bile yoktu. Dinlediği her şarkı O'nu, O'na özlemini, aşkını anlatıyordu. Bütün şarkıları ikisi için yazıp, bestelemişlerdi sanki. Her yerde, her şeyde O'nu görüyor, bu da kalbinde derin sızılara neden oluyordu.

Yaşlı kadın; "Dört ay boyunca hiç aramamıştı. Çok kırgın ve öfkeliydim. Aradığında bir daha aramamasını söylemeye karar vermiştim. Bu şekilde konuşmalarına dayanamıyordum artık. O'nu hayatımdan silmeliyim diye düşündüğüm bir dönemdi yine telefon ettiği…" "Ben..." diyordu delikanlı..."Ben seninle evlenmek istiyorum. Seni seviyorum…" Yaşlı kadın, "O kadar öfkeliydim ki..." derken gözlerinden o andan, o anıdan kalma hüzünlü bir bulut geçti sanki. " Telefon açıp kız arkadaşlarını anlatıyorsun, dört ay boyunca hiç aramıyorsun, sonra pat diye evlenmek istediğini söylüyorsun, sen benimle dalga mı geçiyorsun? Hem ben evlenmeyi hiç düşünmediğimi söylemiştim sana."

"Dikenlerin o kadar sivri ki..." diyordu delikanlı, kızgın ama yine de kızdırmaktan kaçınan bir sesle. "Her elimi uzattığımda dikenlerini çıkarıyorsun. Ulaşamıyorum sana. Oysa neden aramadığımı sorsan, sana anlatırdım nedenlerimi. Bir sorun mu var acaba diye hiç mi aklına gelmedi? Hiç mi merak etmedin? " "Evlenme teklifi yaptığı bu konuşmamızda bir kavgaya tutuşmuştuk. Çok sinirlendi ve artık aramayacağını söyleyerek kapattı telefonu." diye anlatmaya devam etti kadın.

Bu konuşmanın üstünden tam bir yıl geçmişti. Genç kız o akşam işyerinden çıktığında, karşı kaldırımda beklerken gördü O'nu. Hiçbir şey olmamış gibi yanına geldi delikanlı. Karanlıkta yan yana yürüyorlar, bir taraftan da delikanlı, O'nu unutamadığını, O'na ne kadar değer verdiğini, bugüne kadar yaşanmış onca yanlışın üstüne bir çizgi çekip yeniden birlikte olmayı ne kadar da istediğini anlatıyor, genç kız sessizce, başı önde dinliyordu.

"Hadi! " dedi delikanlı. "Hadi! Yeniden başlayalım. Seninle evlenmek istiyorum. Unutamıyorum seni. Sen de beni seviyorsun, biliyorum. Lütfen bırak artık inadı…"

Çok geçti… Genç kız elini uzattı delikanlıya. Parmağındaki alyansı gösterdi "Çok geç..." dedi. "Ben nişanlandım…" Yolun ortasında öylece kalakaldığını hatırlıyordu delikanlının…

"Birşey söylemiş miydi..? Hoşçakal demiş miydim? hatırlamıyorum. Oradan kaçarcasına uzaklaşırken gözyaşlarıma engel olmaya çalışıyordum yalnızca …" dedi yaşlı kadın.


nurten y tartaç

Devamı var…

7 Şubat 2010 Pazar

İLK AŞK ( 2 )





Yaşlı kadın buruk bir gülümsemeyle devam etti öyküsünü anlatmaya."Sık sık buluşuyorduk. Ayrı olduğumuz zamanlarda ise sürekli O'nu düşünüyordum. O yanımdayken tek bir renge bürünüyordu sanki bütün dünya. Evler, sokaklar, ağaçlar, çiçekler, her şey tek renk, toz pembe oluyordu. Kuşlar başka ötüyor, rüzgar başka esiyor, yağmursa başımızdan aşağıya yağan gökyüzünün mutluluk gözyaşlarına dönüşüyordu. Mutluluktan uçuyordum anlayacağın…"


Böyledir aşk... Aşkta akıl mantık, yol yordam, ölçme biçme neden ve sonuç ilişkisi olmaz. Huyunu suyunu, parasını pulunu düşünmezsiniz. Bir anda bir çift göz aklınızı başınızdan alır, sürükler peşi sıra sizi. Dünyanın en güzel gözleridir size göre, o sıradan bir çift göz. Ve her adım başı rastlayacağımız ortalama özelliklere sahip bir tipte olmasına rağmen, size eşsiz bir varlık gibi görünür aşık olduğunuz kişi. Öyle ki;Yaradan bir tek O'nu yaratmıştır bunca üstün özelliklerle donatılı. Ve ne şanslısınızdır ki sizin karşınıza çıkarmıştır.


Sanki dünyanın en yüksek dağının en yüksek tepesine çıkmış, ayaklarınızın ucunda yükselip, gözlerinizi yummuş ve kendinizi boşluğa bırakıvermişsinizdir aşıksanız. Ya kocaman kanatlar çıkarıp iki yanınızdan, altını havayla doldurup, sizi gökyüzünden yemyeşil vadilere doğru sonsuz bir hazla süzülerek uçuracak, ya da tepetaklak son hızla yere çakılmanıza neden olacaktır aşk. Sonunda ne olacağını düşünmezsin. Düşünüyorsan o aşk değildir.


Böyle devam etmez tabii... Gözünüzü karartıp, tüm dış seslere kulak tıkayarak içine düştüğünüz bu gönüllü tutsaklık durumu, yapısı gereği oldukça kırılgandır. Alıngan, kıskanç, güvensiz ve kaprislisinizdir. Her zaman olduğunuzdan daha çok. Yıpratır, kırar, incitir, canını acıtırsınız, dünyada isteyeceğiniz en son şey bu olduğu halde.


"Biz neden ayrıldık..?" dedi yaşlı kadın, kendi kendine mırıldanır gibi. "Ben bu kadar severken, o bana bu kadar düşkünken... Neden hayır dedim..? Şimdi düşündükçe mantıksız ve çocukça geliyor. Ama o zaman için önemliydi nedenlerim. O neşeli, dünyayı hafife alan,vurdum duymaz hali korkutuyordu beni. Hiçbir şeyin önemi yoktu sanki onun için. Şımarıkça buluyordum bu tavırlarını." "Oysa..." dedi yaşlı kadın... Gülerken yüzünün bazı yerlerinde daha da derinleşen yılların kanıtı çizgilerine rağmen, anlatırken yirmi iki yaşındaki o genç kızın coşkusuyla aydınlanıyordu yüzü. Feri yitmiş gözleriyle bir hayali seyreder gibi uzaklara daldı bir süre."Başka nasıl olacaktı ki, henüz yirmi üç yaşındaydı. Çocukmuş daha. O zaman onu koca adam sanırmışım demek :) Çok gençtim, çok deneyimsizdim. Hiç erkek arkadaşım olmamıştı. Bir türlü güven duyamıyordum O'na karşı. Belki kendimeydi aslında güvensizliğim, bilmiyorum. Bana duygularını en güzel sözlerle fısıldarken, ben içimden,"Yalan! Herkese aynısını söylediğinden eminim." diye tekrarlayıp duruyordum. İnanmamak için zorluyordum adeta kendimi.


"Bir gün pastanede otururken, konu nereden çıkmıştı hatırlamıyorum ama "Ben 30 yaşından önce evlenmem asla." demişti. Sonra da bana dönüp "Sen ne düşünüyorsun bu konuda ?" diye sormuştu. Çok sinirlenmiştim. Ne sanmıştı, evlenmek için onun peşinden koşacağımı falan mı? Evlilik beklentisi içindeysen unut bunu ... mu demek istemişti..? "Ben hiçbir zaman evlenmeyeceğim." dedim bir anda, sinirle."O günden sonraki buluşmalarımızda sanki benim için hiç önemi yokmuş, herhangi birisiymiş gibi davranmaya başladım. Bunu neden yapmıştım ki? Deli gibi seviyordum oysa. Bırak yüzünü görmek, telefonda sesini duyduğumda bile kalbim ağzımda atardı heyecandan."


***


Buluşacaklardı o gün... Genç kız tam bir saat beklemişti buluşma yerinde. Boş yere. Ertesi gün iş yerine telefon etmişti delikanlı. "Karşıdaki pastaneye gelir misin? Sana bir şey göstereceğim."


"Bana hiç inanmıyorsun biliyorum ama bak! ayağımı kırdım. O nedenle gelemedim buluşmamıza. Ev telefonunu da vermedin bana. ( Cep telefonu gibi bir kavram yoktu o yıllarda. Telefon bile her evde bulunmazdı. )Bu nedenle haber veremedim." demişti pastanede buluştuklarında. Gerçekten sağ ayağı alçılıydı. Arkadaşlarıyla top oynarken ayağını kırdığını söylemişti. İnanmadı genç kız delikanlının ayağının gerçekten kırıldığına. Soğuk, imalı bir ses tonuyla, "Geçmiş olsun." dedi.


***


"Ne kadar safmışım Ya Rabbim" dedi yaşlı kadın. "İnsan sevmediği, değer vermediği biri için ayağını alçıya aldırarak özür dilemeye gelir mi..? Ama öyle muzipti, öyle akıl almaz şakaları vardı ki... Bunda da bir muzurluk var kesin diye düşünmüştüm o zamanki aklımla… Bir hafta aramadı beni. Çok kızmıştı belli ki…"


***


Telefonu kulağına götürürken, "Allah'ım İnşallah arayan O'dur” diye dua ediyordu genç kız. "Selam!" diyen sesini duyduğunda yine kalbi fırlayacak gibi oldu yerinden. "Görüşmemiz gerekiyor, gelir misin?" diyordu delikanlı telefonda.


Bembeyaz üniforması içinde çok yakışıklıydı. Boynuna atılmamak için zor tuttu genç kız kendini. Hala kapris yapmaya devam ediyordu. "Tayinim çıktı. Seni görmeden gidemedim."


Dünya başına yıkılmıştı sanki. Boğazına koca bir yumruk oturmuş gibi oldu. Gözlerinden boşalmaya hazırlanan yaşları içine akıttı yutkunarak. "Aa! Ne güzel! Çok şirin bir yer orası. Çok seveceksin eminim." dedi. Acısını saklamak için attığı abartılı sahte kahkahayla.


nurten y tartaç



Devamı var…

5 Şubat 2010 Cuma

TEKEL İŞÇİLERİNE DESTEK

 

 

isciler

 

 

 

Tekel işçileri bugünden itibaren 150 kişilik bir grupla SÜRESİZ açlık grevine başlıyor.

Bu;  çeşitli komplikasyonlara yol açma riski olan bir grev şekli:(((

 

 

Bakalım bu kez seslerini duyan olacak mı..?

4 Şubat 2010 Perşembe

İLK AŞK ( 1 )

Madem Sevgililer Günü geliyor, günün anlam ve önemine uygun bir öykü kurgulamak yerinde olur dedim :)


ruyahatirlama


Gördüğü rüya aklına gelince yine pır pır etmişti yüreği genç kızın. İçinde bir coşku bir heyecan. Elini kalbine götürdü. Derin bir nefes aldı, verdi. "Sakin ol, ne oluyorsun..?" der gibi... Sanki, gerçekten beyaz atlı prensiyle dağ tepe aşmış, dereler geçmişti. Ya da uzuun bir rüyanın içindeydi hala uyanamamıştı.

Beyaz bir atın üstündeydi rüyasında. Dörtnala, uçarcasına koşturuyordu atını yelelerinden tutmuş. Rüzgarın, hafif dokunuşlarla yüzünü okşayışına ve uzun dalgalı saçlarını birbirine karıştırmasına bırakmıştı kendisini, gözlerini kapayarak. Sonra;  bir dere, ırmak ya da bir denizdi atını üstünden geçirmek istediği. At bir anda yığılıp kalmıştı. Çok uğraşmıştı ama ayağa kaldırıp, çıkaramamıştı bir türlü suyun içinden. Tam ağlamaya başlamıştı ki, başını kaldırdığında bir delikanlının elini uzattığını gördü, kalkmasına yardım etmek için…

Gözlerini açmasıyla kapaması bir oldu. Rüyanın devamını görmek  için sıkı sıkıya yumdu gözlerini. Kımıldamadan yattı yatakta dakikalarca… Uyanmıştı bir kez. Rüya bitmişti. Ama zihnine kazıdı her sahnesini. O gün, ertesi gün, yıllarca ve  bütün ömrünce.  Rüyasını ve prensini…

Yüzünde bir gülücükle dolaştı bütün gün iş yerinde. " Bu ne güzellik ?"  diyenlere de gülerek, ışıl ışıl gözlerle.

O akşam üstü gittiği dil kursunda arkadaşlarıyla ayaküstü sohbet ederlerken, karşıda kendisine bakıp gülümseyen delikanlıyı gördüğünde dondu kaldı. Ne yapacağını şaşırmış, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Rüyasındaki delikanlı karşısında durmuş kendisine bakıyordu işte…

Kurs bitiminde arkadaşlarından ayrılmış yürürken,"Selam!" diyen bir sesle irkildi. Ayakları birbirine dolanmıştı sanki, yürümekte zorlanıyordu. İşte yanındaydı. Bu rüya değildi. Off! nasıl da yakışıklıydı. Arkadaş olmak istiyordu delikanlı onunla. Bir şeyler daha söylemişti ama kulakları uğulduyordu, duyamadı. Hiç erkek arkadaşı olmamıştı. Bir erkeğin gözlerine gözlerini kaçırmadan bakamamıştı bile daha önce. Ağzından "Evet..." kelimesinin çıktığını duydu kulakları uğultular arasında. Hafta sonu buluşmak için sözleştiler ve ayrıldılar.

Buluşma gününe kadar bulutların üstünde gezdi. Ayakları yere değmiyordu. Öyle mutlu, öyle heyecanlıydı ki, çevresindekilerin ve ailesinin ondaki değişikliği fark etmelerinden çekiniyordu. Ama duygularını bastıramıyor, içinde uçup duran kuşu tutamıyordu bir türlü.

Ilık bir bahar günüydü o gün. Buluşma saatinden saatler önce başladı hazırlanmaya. Önce hafif bir makyaj yaptı. Mavi, minik çiçekli bluzunu, yeni kot pantolonunu, lacivert spor montunu giydi. Aynanın karşısında uzun uzun seyretti kendini. Çok nadiren giderdi kuaföre. O gün de gitti. Gür siyah saçlarına fön çektirdi özenle. Kalbi yerinden çıkacak gibi oluyordu buluşma yerine yaklaşırken. Ama onu gördüğünde çok ta önemsemez bir tavırla uzattı elini tokalaşmak için…

***

Yaşlı kadın ilk aşkıyla ilk buluşmasını ve onunla geçirdiği ilk günü hatırlarken hala gözleri ışıl ışıl parlıyor, yüzüne bir gülümseme yayılıyordu. 

"Ben ömrümde..." dedi torununa, O'nu gördüğüm günde ve o ilk buluşmamızda olduğum kadar hiç mutlu olmadım”  

"Oysa..." dedi... Çocukça, masumca bir arkadaşlıktı. Böyle derin iz bırakacak kadar ciddi bir yaşanmışlık yoktu aramızda.  Ama ömrümce sevdim O'nu…”

                                                                             Devamı var…

1 Şubat 2010 Pazartesi

DOLANDIRICIMA…

 

Tam on aydır boştu evim. Çevreye yeni yeni lüks apartmanlar ve toki blokları yapıldığı için bir türlü kiracı bulamamıştım.

 

Kahvaltıdan sonra  Merihle,  “bugün  gidip emlakçıya verelim bari bu böyle olmayacak”

 

Diye, konuşmamız tam bitmişti kii,

 

Telefonum çaldı;

 

_ Aloo Necip Bey’in telefonumu?

 

_ Hayır,  Yanlış aradınız

 

_ Ama sizin numaranız var bende. Evinizi tuttuk ta…

 

_  Nasıl tuttunuz ?  Ben evimi kiraya vermedim ki ?

 

Adresi doğruladı telefondaki bey.  Evet benim evim ???

 

Necip isminde bir kişi posta gazetesine,  kiralık ev ilanı vermiş.  İlandaki telefonu aramış, görüşmüşler.

 

_ Kapıcı evi gösterdi. Tutmaya karar verince, Ev sahibine (Necip) kaparosunu verdim. Pazar günü taşınırken kontratı yaparız dedi. Şimdi eşyaları taşıdık.  Bana verdiği telefonu arıyorum ulaşılamıyor.

 

Haydaaa…

 

_Ne tutması, ne kaparosu, ne kontratı..?    Benim o beyle hiç ilgim yok ve ev de benim evim. Nasıl taşınırsınız?

 

_ Telefonumu neden buldunuz?

 

_ Kapıcı verdi.

 

Hay Allah’ım, işler iyice karıştı

 

_ Ben kapıcıyla konuşup sizi arayacağım biraz sonra

 

Evin anahtarını kapıcıya bırakmış, internete de  kiralık ev ilanı vermiştim. Biri gelince kapıcı evi gösteriyordu.

 

_ Abla, emlakçıya verdin sandım. Ben de verdim anahtarı, evi tuttuk deyince. Dedi kapıcı

 

Aman Allah’ım dolandırıldık.

 

Geçenlerde arayan bir emlakçı (ya da emlakçı değildi bana öyle söyledi) “Evinizin olduğu çevrede  kiralık ev arayan bir müşteri var. Evinizi gösterebilir miyim ?” demişti. Ben de, evi görmek isteyen herkese söylediğim gibi “kapıcıda anahtar var onunla bakabilirsiniz” demiştim. “Anahtar bende kalabilir mi? müşteri olursa göstereyim” demişti, Kabul etmemiştim.

 

Çok karışık olduğunun farkındayım ben de birşey anlamadım bu işten.

 

Hiçbir şey düşünemiyorum;  bana  kendini emlakçı olarak tanıtan bu kişi mi, evin kendisinin olduğunu söyleyerek  kiracıyı dolandırdı ?

 

Ya da;  başka bir kişi mi,  benim ilanımdaki bilgileri kullanarak ve kapıcıyı da kandırarak kiracıya kendini ev sahibi olarak tanıtmıştı?

 

Bu durumda kapıcının ihmali olmuş ama onu suçlayamam çünkü oturduğum yere çok uzak olduğu için hiç ilgilenmedim ben de.

 

“ Neyin hayır neyin şer olduğunu Allah’tan başka kimse bilemez. Hayır sandığınız sizin için şer, şer sandığınız sizin için hayır olabilir” 

 

Dolandırılmak çok kötü birşey ama benim dolandırıcım biliyormu ki, on aydır kiraya veremediğim evimi onun sayesinde kiraya verdim.

 

Zavallı kiracının, dolandırıcıya kaptırdığı parayı hesaptan düşüp, almayı planladığım kaparoyu almayarak.

 

Eyy!  dolandırıcı;  senin yaptığın bu insanlık onuruyla bağdaşmayan aşağılık  davranış bana hiç zarar vermedi.

 

Ama biliyor musun ? Gariban,  biri sakat ve yatalak iki çocuk babası bir işçiye, üstelik bu işçi çalışırken dördüncü kattan düşmüş sayısız ameliyatlarla hayatta kalabilmiş ekmeğinin peşinde bir insan…  O insana çok ama çok zarar verdin.

 

Bu işin peşini bırakayacağımı  bil. Her hangi batakta yaşıyorsan…